evin's profileEVIN OKÇUOGLU WEB GÜNLÜG...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
bop bip üst başkanlığından mektup:)Şimdi düşünmeniz gereken 30 yıl öncesidir. O yıllarda başlatılan bir faşist katliamın hesabını şimdi sormaya başlayın, buna izin veriyorum. Zaten hesabı sormakta olduğunuz da bu 30 yıl önce başlattığım sürecin sürdürümcüleridir. Kimden ne hesabı soruyorsunuz. Hoş hesap falan gerçek anlamda sorulacak değildir. Maksadım başka, sakın ola ki bugün başınızda hükümet ederken babalar gibi ülke satanlarla uğraşmayın. 30 yıl önce uğraşmaya kalkanları hallettik. Şimdi bir de sizinle uğraşmayalım. Onun için siz 30 yıl öncesinin hesabını sorma bahçelerinde gezineceksiniz. Bu kadar. Sakın ha TSK ile açıkça savaşa girmiş olan hükümeti ve onun da yukarısında beni görmeyeceksiniz. Bugünün hesabını sormaya kalkmayacaksınız. Dikkatinizi başarı ile geçmişe çevirttim. Medyayı ve sol görünümlü parayla bu günler için beslediklerimi hepsini seferber ettim. Onlar sizin ne düşünmeniz gerektiğini enjekte edeceklerdir. Onlar dini imanı vatanı olmayan paranın egemenliğinde yani benim egemenliğimde benim gücümün uşaklarıdır. Hep bir ağızdan 12 eylül hesabı sormaya kurulmuşlardır. Sakın akıllı birkaç kişi çıkıp da kimden ne hesabı soruyorsunuz demesin. Hemen saldırıp sustururuz sorun değil. Cuntacı yaftalarından bol miktarda hazırladık. Sağdan soldan adamlarımıza verdik. Gerektiği şekilde işlerini yapacaklar. Kimse beni köşeye sıkıştırıp can çekişir hale sokamaz. Ben bu gezegenin küresel emperyalim.
Küresel faşizmse faşizm, kan ise kan, zorbalıksa zorbalık, tüm dünyayı bir talan alanı olarak kullanmazsam benim de sonum gelecek. Bu korku ile en içten şekilde söylüyorum sırf bu korku ile her yola başvuruyorum. Marks her gece bir kabus gibi hortlayıp uykularımı kaçırıyor. Bana Gorbaçov gibi sadık hainler ve dinsel terörü sistemli yönetecek hoca efendiler lazım. Yoksa bu koca devletinizle baş edecek gibi değil. Öyle güçlü bir sistem kurmuşsunuz ki, her koldan çalışıyorum, hemen hemen her kurum elimde ama bir tek silahlı kuvvetleriniz direniyor. Bu nedenle gerekirse tarihi tahrif edeceğim, gerekirse halkın ordusuna desteğini altından çekip alacağım. Başka çarem kalmadı. Gerekirse sahte mahkeme tuzakları kuracağım. Hatta mevcut tuzak mahkemeler yetmezse toplu katliamlarla susturacağım halkı. Ordunuzun başına dış düşman saracağım. Sonuçta minik lokmalar halinde bitkin ve güçsüz kalmış olarak içten yıkılacaksınız. Amacım, emeklerinizle kurup alnınızın teriyle yarattığınız her değere el koymak ve gasp etmektir. Varlığımı sürdürmek için çırpınırken insanlığın iyice geri ve yoksul duruma düşürülerek baş kaldıramaz hale gelmesi için çok yönlü savaş yürütüyorum. Sizleri uykularınızla baş başa bıraktım. Arada uyandıkça sanal-sahte aya ilk ayak basma filmi gibi olmadık şeyleri olmuş gibi gösterme ustalarımla aklınızı allak bullak etmeye devam edeceğim.
BOP BİP üst başkanlığı HESAPLAŞMA
141-142 ve 163 ü birbirine bulaştıranlar şimdi sahneye bir kez daha çıkıyor. Aradan 30 yıl geçmiştir. 12 eylül askeri darbesini yapanlar yargılansın demek şimdi aklına gelmiştir bazı sol talepkârların. Bu taleplerini ilettikleri hükümet ise 12 eylülden doğma olmasa bile onun beslemesi ile gelişip serpilmiş bir yapının parçasıdır. Gerçekte Kenan Evren’in yargılanması söz konusu bile değilken bu konuyu azimle gündeme taşıma kararında olan kurumlara STK lara ve aydın geçinenlere bir bakınız. Onlar türbana da özgürlük demişlerdir geçmişte. Onlar 163 de kalksın demişlerdir. Sonuçta 141-142 yerine başka yasalar gelmiş ama 163 ün önü açılmış ve daha sonra hükümetin adalet bakanlığını yapanlar 2 temmuz sanıklarının savunmanı olmuştur. Şimdi ise benzer hükümetlerden talepte bulunularak varılmak istenen yola giden yöntem aynıdır. Varılacak yol ise sivil darbenin/ karşı devrimin veya küresel faşist kuşatmanın son engelini de ortadan kaldırmaktır.
Evin Okçuoğlu Divriği Kültür Derneği Mehpare Çalak Nazım Hikmet Kültür Merkezi 2 TemmuzSevgili dostlar, Nazım Hikmet Kültür Merkezi 2 Temmuz anma toplantıları ile ilerici, demokrat kurumları ve kişileri her yıl bir araya getiriyor. Bize verilen bu kürsüde Madımak Otelinde yaşanan büyük vahşeti kınıyor ve yakılarak katledilen canlarımızı yüreğimizden hiç eksilmeyen acıları ile anıyoruz. Sivas’da yaşanan katliamda aydınlık bilinçli herkes provakasyonun devletin eliyle büyük bir planın parçası olarak yaşatıldığı gerçeğini gördü. Bu plan 1980 darbesi ile başlatılan Türkiyeli tüm ilerici, devrimci ve demokratların toplu olarak imhası ve sindirilmesi harekatının bilinçli bir devamıydı. Amaçları ise, ülkede sürdürdükleri sömürü rejimine karşı güçlü bir sol tehlikenin tamamen bertaraf edilmesiydi. İşbirlikçi iktidarlar, uluslar arası sermaye ile bütünleşmiş bir sömürge haline dönüşmemizin önünde tek engel olarak devrimci sol aydınları ve onların etrafına yaydığı bilinci görüyordu. Bu engeli ortadan kaldırmak için gözü dönmüş bir vahşetle her biri insanlık suçu olan saldırılarını tek tek uyguladılar. İşkenceler, yargısız infazlar, hapishanelerde katledilenler, hayata dönüş operasyonları, bugüne vesile Sıvas katliamı. Onlardan ne kadar korktukları saldırılarındaki gözü dönmüşlükten anlaşılıyordu. Önce sömürülen halkını bilinçlendiren aydınlık beyinleri, devrimci liderleri yok ettiler. Sonra döktükleri kanları gözdağına dönüştürerek göz diktikleri hakları gasp ettiler, halkları korkuttular sindirdiler. Böylece örgütlenmelerini, gelişmelerini engellediler. Bu gün geldiğimiz noktada çok üzülerek itiraf etmeliyim ki başardılar. Halen örgütsüz, bilinçsiz bir halk haline getirdiği yığınları istedikleri gibi yönetmekte ve iktidarlarını her geçen gün biraz daha perçinlemektedirler… Ülkemizdeki yaşanan son gelişmelerde de açıkça görüşeceği gibi bu plan sadece ulusal sınırlarımız içindeki iktidarlar tarafından yaratılmış ve uygulanmış bir plan değildi. ABD’nin artık herkes tarafından bilinen büyük Ortadoğu projesi dahilinde her gün biraz daha kişiliksiz, iradesiz bir sömürge olabilmemiz için önlerindeki tüm engellere karşı sürdürülen bilinçli bir savaştı. ABD’nin bize biçtiği “ılımlı İslam” elbisesi 1980’den bu yana kanlara bulana bulana bize giydirilmeye çalışılmaktaydı. Sol olarak bugün eskisi kadar tehlike arz etmediğimiz için ise, bizlere “biz demokratız, biz amcalarız” diyerek kucaklarını açtılar. Ne yazık ki dostlar! Bir zamanlar sol aydın olarak gördüğümüz sevip saydığımız birçok yazar çizer çıkarları için bu kucağa koştular. “Biz askeri diktaya karşı demokrasiyi savunan aydınlarız. AKP bize demokrasiyi sunuyor. Onu desteklemek bizim demokratlık borcumuzdur.” Diyecek kadar büyük bir namussuzlukla işbirlikçi rollerini layıkıyla oynadılar. Bilinçleri kararttılar. AKP iktidarını güçlendirdiler. Aydınlar, devrimciler, ilerici sanatçılar yok edildikten sonra geriye sadece Kemalistler kalmıştı. Onların sömürüye dair bir itirazları yoktu ama Amerika’nın uşaklığında bize biçilen ılımlı İslami role göre hantal ve uyumsuz kalıyorlardı. 1980’nin darbe döneminde ve 1990larda gerekli olan askeri güce ve yarattığı korku otoritesine de gerek kalmamıştı. Eh artık işleri bitmişti. Onların tasfiye edilmeleri ve rolümüze daha uygun yeni aktörlerle yola devam zamanı gelmişti. Şimdi bizler Ergenekon davası ile “kırk katırı mı seçelim kırk satırı mı?” sorusunun önüne konduk. Devrimci kurumlar, gerçek sol aydınlar, ilerici örgütler cılızlaştırılmış seslerini duyurmaya çalışıyorlar. “Sen bunlar arasında bir seçim yapmak zorunda değilsin, seni sömüren, haklarını gasp eden, acımasızca katleden bütün iktidarlara karşı çık, onlara karşı dik dur” diye ama seslerini yeterince duyuramıyorlar. Bizler bugün “Sivas’ı unutma unutturma” mitinginde bunu yapmaya çalıştık. Bu büyük planın içinde istenildiği gibi oynanan piyonlar olmayalım. İrademizi ortaya koyalım, bilinçlenelim, çoğalalım, güçlenelim diye… Şimdi burada yaptığımız gibi. Çünkü başka çıkış yolumuz yok… Kapitalizmin kriz dönemlerinde umutsuzluk ve vazgeçiş gerici güçlere hizmet eder. Bu yenilgi psikolojisinden çıkmak için tarihin bize sunduğu bu fırsatı ilerici güçlerin umuduna dönüştürmek bizlerin elinde… Hepinize sevgiler saygılar dostlarım. Divriği Kültür Derneği Mehpare Çalak KADIKÖY 2 TEMMUZ 20092009 2 temmuz Saatlerce beklediniz mi? Ateş ve duman yükselirken umudunuzu bazen yitirdiniz, gelmeyecek kimse burada öleceğiz gibi görünüyor dediniz mi? Onlar bekledi? 3-5- 8- ve daha fazla saat... Bakışarak, söyleşerek, şakalaşarak beklediler. Duman boğması Ateş yakması Kör tasarımların dizginsizliğinde insan sıcaklığının kana susamışlık karşısında buz kesmesi. bu donma noktasında külleşen bedenler.
Şimdi bu meydanda haykırın. haykırın ki bir şeyler değişsin. çok haykırın, çok olun... 16 yıl önce yandılar. 16 yıldır yanıyor içimiz.
HESAP SORMA BİLİNCİMİZ BİRİKİYOR. 2 temmuz Sivas -Zafer Kutlu Bu gün 2 temmuz Sivas katliamının yıl dönümü Küresel Faşizmfaşizm her ne kadar kapitalizmin başı sıkışınca baş vurduğu bir idare şekli diye sunulmuş olsa da, bence bir savaş halidir. Bu savaş sınıfsal olduğu halde kendini etnik bir görüntüye büründürür. dinsel bir elbise giyer. ama orantısız güçler arasıdır. dolayısıyla direnişçi veya gerilla türünde sürer. tarihin en acımasız katliamlarının yaşandığı bu savaşlar bir devlet durumu gibi geçiştirilemez. savaşı başlatanlar savaştan ekmek yiyenlerdir. bu tür savaşlara izin vermemek ve tüm propaganda biçimlerine karşı duracak bilinçte olmak için toplumun hazır bulunması gerekir. kimin işine yarar bu savaş diye düşünmek lazım. eğer savaşarak kapitalizmi yıkmak konu ise zaten vuran oğul babaya sormaz. kapitalizm izniyle onu yıkmak söz konusu olabilir mi! hakimler ve avukatlar şunu der boşanma davalarında: ayrılacak olan çift aynı evde oturamaz. yani ayrı yere taşınacalar. önce kendini ayıracaksın boşanacağın kişiden. bu sömürü evliliğinden boşanmak için de geçerlidir. Küresel faşizm ile olan bağlar düşünsel olanı da içerir. beyni sistemin bulaşıklığından arıtmayınca ve tamamen koparak gözü faşizm savaşına dikmeyince yenilgiler yaşanır. evin Kana Kana(İranlı Nida için)
kana kanaya kandım
bir daha ölmem ben hep o kaldırımdayım Nidasız
gözü açık şaşkın ne ögzürlüktü ne haklar kavgası iki benzeşik tezgah başından değişik esnaf ağzıydı sürüklendik peşinden inançla kof çığırtkanlığı yok etmeye tezgahları devirme devriminde başım düşecekse yeniden bir kaldırımdan verip filizini bin kere ölür dirilirim bin kadın yüreğim ana yüreğim yüzyıllardır kanayanlarla bir binlerce kez filizlenirim dünya sokaklarında sesim kurar yarını Evin Okçuoğlu hayıflanmaNerede o eski günler bolca gelir ekmek ağrısız sancısız doğar gün şimdi öyle mi can havli alınır oldu her nefes çevir başını dedi şair geçmişe de bakma şu haline de bak derin derin içine gelecek günlere gebesin düşlerin doğacak gerçeğe Evin Okçuoğlu İgnazio Silone'nin Ekmek ve Şarap adlı romanından alıntı İgnazio Silone'nin Ekmek ve Şarap adlı romanından bir alıntı yapmak istiyorum:
"Rocca'da küçük bir yazarlar grubu kurdum," dedi. "Yazarlar mı?" "Yazarlar!" "Herhalde mahalli gazetelerin muhabirleri demek istiyorsun," dedi Don Paolo. "Burjuva basına hiçbir zaman alet olmayanlar," diye cevap verdi Murica. "Kaç kişiler? Ne yazıyorlar?" Murica, "Şimdilik üç kişi var," dedi. "Başkalarını da gruba katmak mümkün; ama dikkatli olmak daha iyi. Üstelik üç kişi yeterli. İyi çocuklardır, yakından tanırım! Yoksul oldukları için ancak ilk okula gidebildiler. Don Benedetto'nun ölümünden sonra bana gelip, ne yapılması gerektiğini sordular. Uzun boylu tartıştık ve gerçeğin açıklanması gerektiğine karar verdik. Gerçek, Don Benedetto'nun en sevdiği şeydi. Onu memnun edecek tek şey, gerçeğin ortaya çıkartılması olacaktı. Onlar da Don Benedetto'yu memnun etmek için her şeyi yapmaya hazırdılar. Böylece, gerçeği yazanlar grubunu kurdular. Geceleri bisikletlerine binip, yanlarına tebeşir ya da kömür alarak komşu köylere gidiyor ve duvarlara gerçeği yazıyorlar. Yazdıkları gerçek şu: 'Don Benedetto zehirlendi'. Buna daha başka bir şey eklemek gerekip gerekmediğini düşündük; ama gerçeğe hiçbir şey eklenmemesi gerekli olduğuna karar verdik, çünkü hiçbir şey gerçeğin kendisinden güçlü olamaz. Böylece her yere 'Don Benedetto zehirlendi' diye yazmayı kararlaştırdık; herkes öğreninceye kadar sürecekti bu. Bu birkaç sözcüğü kendi başlarına kullanmaya, ünlem işareti dahi koymamaya kararverdik. Böylece anlamak zorunda kalacaktı. İnsanlar unutmaya başlar gibi olunca, yeniden 'Don Benedetto zehirlendi' diye yazacağız ve unutmak isteyenler hatırlamak zorunda kalacaklar. İşte, bu yazarların ödevi şimdilik bu." Foto: Süleyman Güner SAĞDAN SOLDAN GELİP ÇÜRÜYEN BİR SİSTEMDEN MEDET UMAN UZLAŞIK BULAŞIKLIKLARIYLA TARİHE GEÇECEK OLAN YANDAŞ MEDYA TÜRLERİNE KARŞI BİR DİKLENME OLSUN DİYE... kış ağaçları /winter treesWilliam Carlos Williams (ABD, 1883-1963) Çeviren: Evin Okçuoğlu
Kış Ağaçları
Tamamlandı giyinip kuşanmanın ve soyunup dökünmenin Tüm karmaşık ayrıntısı! Akışkan bir ay yayılıyor yavaşça uzun dalların arasından. Hazırlamış olarak tomurcuklarını yaman bir kışa karşı akıllı ağaçlar öyle dimdik uyuyor soğukta.
Winter Trees
All the complicated details of the attiring and the disattiring are completed! A liquid moon moves gently among the long branches. Thus having prepared their buds against a sure winter the wise trees stand sleeping in the cold.
yokluğunyokluğun ışıksız bir deniz feneri eder beni cılızdır yankısını bulmayan soluğum yokluğun kaplamış dedim her yer gece ne deniz ne dalga ne dağlar yukarılarda çarpa çarpa kırılır içim içime DREAMS/DÜŞLER
David Herbert Lawrence (1885 - 1930) Çeviren: Evin Okçuoğlu
All people dream, but not equally.
DÜŞLER Herkes düş görür, ama benzeşik değil. Ama gündüz düşçüleri tehlikelidir, Son Kavgaakan kan
bir daha akmasın diye son kavgaya tutuşmak gerek iki taraflı aynaların kavgasında tek bir yüz çizilir tek bir saç baş dağılır asıl yüz yüzsüz kemirgen sömürgen ilik emici yüzünü gizler ki onların ne dini var ne imanı
ne yurdu ne vatanı
küresel faşizm öz adıdır emeğimin ak lokmasındadır tırnakları eğer sen de görürsen kardeşim dünyanın her yerinde aynı anda görürsen o pençeleri
ver elini ver elini tut dünya gel dünya gül dünya emeğini sev dünya Evin Okçuoğlu Bekleyişsabahın ilk saatleri dingin kıpırtısızdır bekleyiş aç karınlara yiyecek telaşıdır kıpır kıpır karınca yuvası ya da ama en çok kuş cıvıltısında su içme sessizliğidir bekleyiş dize dize bekleyiş güzel günleri çağırışımı anlatır ortak yaşam insanından yayılan sonsuz ışıltıyı bir de hücre hücre ter dökmeli beklerken tohum halimiz büyüyüp serpilmeli geçmişin acı veren yaprağı çürüdükçe çevirip yenisini... yazmalı çiçeklenmiş halimiz bekler tomurcuk yanımızı dize gelen sözler hazıroldadır her hayır deyiş yakar yıkar aşar engeli sular dökülür ama bardaklar dolmaz bir zaman aç kalırız aç susuz yine de büyür umut gözbebeğimizde yaşamak aşk olur çiçeği beklerken çiçeğe dururuz ateş yakar yürürüz yürüdükçe ateş olur bekleyişimiz sürer gideriz alev içinde Dergilerde Çıkan Eser Arşivimtarih dergi adı sayısı sayfası eser adı Ağu.01 Çağdaş Türk Dili 162 283 Kenar Süsü Ağu.05 Berfin Bahar 90 28 Zamansız Olsun Kas.05 Ekin Sanat 10 45 Yabancılaşma Ara.05 Ekin Sanat 11 29 İçinden Geçilen Köy Oca.06 Dayanışma 160 22 Overlokçu Aranıyor (Öykü) 15.Şub.06 Uta 3 1 Haibun yazmaya Yabancı mıyız?(giriş yazısı) 15.Şub.06 Uta 3 3 tankalar (beş tane) 01.Mar.06 Uta 4 3 Modern Japon Haikusunda Kullanılan TeknikKelime ve Yapı (Çeviri) 15.Mar.06 Uta 5 2 haikular 01.Nis.06 Uta 6 2 Haikular May.06 Berfin Bahar 99 49 Yılan Size Ne Zaman Dokunur? (deneme) Haz.06 Evrensel Kültür 174 9 Dökülelim Hayatın Kalıbına Tem.06 Sanat Düşün yıl 1 sayı2 12 Beni Kullanın Tem.06 Damar 184 12 Aşk Tek Hece Eki.06 Çağdaş Türk Dili 224 459 İnsan ve Postmodernizm (deneme) Eki.07 Berfin Bahar 116 24 Masala Sone Ara.07 Adımizi yıl 2 sayı 1 16 Çayhane (öykü) Ara.07 Ekin Sanat 22 41 Goya'nın Hayaletleri Oca.08 Berfin Bahar 119 59 Önce İnsan (deneme) Oca.08 Ekin Sanat 23 17 Kanamalı Dünya Şub.08 Ekin Sanat 24 35 Alıngan Şub.08 Ekin Sanat 24 35 Herkes Gibi Mar.08 Ekin Sanat 25 12 Enrernasyonal Nis.08 Ekin Sanat 26 18 Tuzla Buz May.08 Ekin Sanat 27 25 Aşk Çekimi Haz.08 Ekin Sanat 28 32 Şehir Havası Tem.08 Ekin Sanat 29 16 Kanatsız Burak (öykü) Ağu.08 Ekin Sanat 30 15 Zor İş Ağu.08 Ekin Sanat 30 15 Anlayamadık Eyl.08 Ekin Sanat 31 27 Çıkış (öykü) Eki.08 Ekin Sanat 32 25 Son Perde Kas.08 Ekin Sanat 33 13 Güzel Günler (deneme) Kas.08 Berfin Bahar 129 41 Ölçülü Soru Ara.08 Ekin Sanat 34 12 Devir Ne Devri (deneme) Oca.09 Ekin Sanat 35 11 Ey İnsan! (deneme) Mar.09 Ekin Sanat 37 27 Çember Nis.09 Ekin Sanat 38 8 Dünya Ana May.09 Ekin Sanat 39 3 Çark May.09 Tay 104 2 El Pençe Divan(öykü) ağustos Eylül 2006 Sanat Düşün yıl1sayı3 28 Tamirci Çırağı (öykü) Ekim-Kasım-Aralık2007 Eski Broy 50 15 Son Haber (Çeviri Şiir) Ekim-Kasım-Aralık2007 Eski Broy 50 24 Anadil Türkçe Yabancılığı (deneme) Haziran-Temmuz 2006 Figan 1 38 Çiklet ve Yara Bandı (öykü) Kış 2005 Özgür Pencere 17 Tamirci Çırağı (öykü) Kış Bahar 2006 Mor Taka 4 96 Ekmek ve Güller (Çeviri Şiir) Kış Bahar 2006 Mor Taka 4 95 Toprak (Çeviri Şiir) Kış Bahar 2006 Mor Taka 4 73 Kozmos (Çeviri Şiir) Mart-Nisan 2005 Amik 34 29 Anlayamadık Mart-Nisan 2005 Ünlem 10 84 Dünyanın kanayan Yerlerinden Çocuk Sesleri (kitap Tanıtım) Ekin Deniz adıyla) Ocak-Şubat 2005 Amik 33 16 Sevdaya Sus Özleme Çığlık Ayrılıklara Pusu Şubat- Mart 2007 Notos Öykü 2 116 Yeşeren İzler (öykü) Yaz 2005 Mor Taka 2 115 Bilmediğim nisan mayıs 2007 Her Şeye Karşın 1 124 Yüzeysel ve Balıklama (deneme) Haziran-Temmuz 2007 Her Şeye Karşın 2 125 Çağın En Büyük Sosyal Hastalığına Panzehir(deneme) ağustos Eylül 2007 Her Şeye Karşın 3 70 Amele Pazarı -Kalite çemberi Ekim-Kasım-Aralık2007 Her Şeye Karşın 4 104 Çağla (öykü) ocak-Şubat 2008 Her Şeye Karşın 5 98 Masal Gerçeğinde Gezinti mart-Nisan 2008 Her Şeye Karşın 6 173 Aşkın Hesap Kesimi 2008 Her Şeye Karşın 7 66 Eric Mara Remarque 110 yaşında (deneme)
BENİ DİNLER MİSİNİZ?Öykü: (çok hızlı şekilde konuşarak) Öykü: Sanırım ben, kendimi dinletebilmek için hızlı konuşuyorum. Ya da kısa sürede çok şey anlatabilmek için. Sesini yükselterek konuşmaya başlar. En sevdiğim arkadaşım Selda’nın babası okul çıkışı geldi. Arabayla eve bırakabileceğini söyledi. Beni eve bıraktılar. (Dedikleri pek duyulmaz yemek sürer gider) *** Selda ve babası evde konuşmaktalar Selda’nın babası: Bugün okulda neler yaptınız Selda, anlat bakalım. Selda: Dersler hep aynıydı. Matematik sonuçları okundu. Ben 4 aldım. Bir de öğretmen, veli toplantısı duyurusu yaptı. Sanırım gidersiniz. Cumartesi 11.00 da. Selda’nın babası: Gideriz tabii. Arkadaşların nasıllar? Onlarla bir sorun olmadı umarım. Selda: Olmadı desem yalan olur. Aslında hepsi iyi bizim sınıftakilerin. Bir tek Caner hariç. Selda’nın babası: Hayırdır? Caner neden sorun ki? Selda: "Bu gün Hüseyin’i çok üzdü. Çocuk resmen ağladı. Selda’nın babası: Ne yapmış Hüseyin’e? Selda: Bir şişe hacı yağı almış, okula getirmiş. O ağır kokuyu Hüseyin’in çantasına döktü. Hüseyin de ‘yeni bir tane alacak paramız yok. Bu kokuyu ben nasıl gidereceğim şimdi. Annem beni mahveder,’ diye ağlamaz mı! Selda’nın babası: Siz ne düşündünüz bu durumda? Selda: Biz bütün kızlar, Caner’e kızdık bağırdık tabii. Ama hiç pişmanlık duymuyor. Yaptığı şakaymış! Ne şaka ama, eşek şakası! Baba şu Caner hiç laf anlamayan biri. Selda’nın babası: Öğretmenin haberi oldu mu bu konudan peki? Selda: Oldu, biz tartışırken derse girince, tabii konu açıldı. Öğretmen tarafsız olmaya, ve her iki tarafta da suç bulmaya çalıştı. Ama bence bu yanlış. Haksızlığa uğrayan Hüseyin. Onu savunmaya çalışan bizlerdik. Pişman bile olmayan Caner’e kızmakta haksız değiliz. Selda’nın babası: Sonuçta bir çare buldunuz mu? Selda: Evet, baba. Biz düşündük, aramızda para toplasak da bir çanta alsak Hüseyin’e. Nasıl olur? Selda’nın babası: Bu hassas bir konu. Onu incitmeden vermelisiniz. Belki verirken, ‘bu sana yapılan haksızlığın düzeltilmesi için,’ deseniz, onu gücendirmemiş olursunuz. Selda: Bak, bu iyi fikir. Tamam baba. Öyle yapalım sen bana şimdi 4 milyon vereceksin o zaman. Çanta parasına ben de katılacağım. Selda’nın babası: Olur. Veririm. **** Öykülerin sofra telaşı. Okuldaki olayı anlatmak için bir uygun fırsat yakalamaya çalışır. Konuşmalar bitip tükenmez. Öykü: (Yüksek sesle) Bir dakika da beni dinler misiniz? Sofrada bazıları şöyle bir başını çevirir. Dinlemeye başlar Diğerleri konuşmalarına ikili olarak devam eder Öykü bir çırpıda anlatır: Bugün okulda felaket bir olay çıktı. Hüseyin’in çantası mahvoldu. Caner yüzünden. Caner’e öğretmen çok kızdı. Hepimiz ona haddini bildirdik. Hüseyin’in çantasına berbat bir koku dökmüş, boyalar sürmüş. Çanta kullanılmaz halde şimdi. Ona çanta almak zorundayız, para toplanacak. 4 milyon vermem gerekiyor. Yarın son gün. Öykü’nün babası: Tamam veririz. Bu okuldan istenen paraların da sonu ardı gelmiyor yani. Öykü derin bir nefes alır. *** Gece Öykü çalışma masasında Kendi kendine konuşmaktadır Öykü: Zamanı olmayan, dinlemeyen büyüklere, ulaşmanın bir yolu olmalı... tamam buldum. Nerde benim renkli kalemlerim! Eveeet Dosyadan kağıt çıkarır. Hem yazar hem okur. Öykü: Evdeki herkese! Bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Herkesin bir sürü anlatacağı derdi var. Bir çırpıda konuşup da dinlenmek için, çok çabaladım. Sonuç alamayınca, size yazarak ulaşmaya karar verdim. Bundan sonra hepimiz aynı anda konuşup gürültü yapmak yerine, sırayla konuşalım. Hepimiz dinleyelim. Anlayalım. Ama ilk konuşma sırasını ben istiyorum. Çünkü bu fikri ben buldum. Sofrada toplanınca, bundan sonra ilk beni dinler misiniz? Sizinle birlikte yaşamak, sıcak ve kalabalık bir coşku seline kapılmak gibi... Hepinizi seviyorum. Ama ne olur beni dinler misiniz? Bitirince kağıdı eline alır yaptığını beğenmiş şekilde bakarak. Öykü: Şimdiii bunu nereye koymalı? Evet herkesin okuyabileceği bir yer banyo camına asayım… Selobant alır ve çıkar. *** Ertesi gün banyo havlusu elinde diğer elinde de dünkü kağıt vardır. Çalışma masasına pijamaları üzerinde gerinerek yaklaşır… Öykü: Aaa neler yazmışlar yazımın altına!!! "Seni dinleriz...ablan." "Seni tabii dinleriz... ağabeyin." "Seni nasıl dinlemem ah kuzucuğum... annen." "Seni de dinleriz diğerlerini de... ben sustuuuum... ağabeyin." "Söz gümüşse sükut altındır. Dinliyorum canım.... ablan." "Dinleyelim bakalım... neymiş derdin! ....baban."
Kağıdı yüzüne kaparken Öykü: Başardııım!
Güzellik, Kapılmak ve Kapılanmak Üzerine
ÇN (Çevirmenin Notu) dergisi etkinliklerinden birine yetişebildim. Gökçenur Ç’nin uluslar arası atölye çalışmaları ve çeviri atölyelerinin Türkiye ayağı olarak hazırlıklarını sürdürdükleri proje enternasyonalist yanı ve dünya edebiyatına katkıları nedeniyle gerçekten etkileyiciydi. Tercüme dergisi, Yazko çeviri ve Metis çeviri dergilerinin serüvenlerini Müge Gürsoy ve Ahmet Cemal çeviri edebiyatına katkılarını ve dergi süreçlerinde yaşadıkları “güzelliği” bizimle paylaştılar. Müge hanımı dinlerken, güzellik çeşitlerini iç güzellik dış güzellik ve birlikte iş yapmaktan doğan uyumdaki güzellik diye bölümlendiren Grigory Petrov’un* üçüncü grup güzellik kavramını anımsadım. Kendisini bu güzelliğe kaptıran Metis çeviri ekibinin dergicilik serüvenindeki coşkuyu duyumsadım. Ne var ki bir dönem için işlevlerini yerine getiren dergiler belli bir tıkanma sonrası kapanma kararı alarak çeviri dergileri tarihinde yerlerini almışlar. Çeviri dergilerinden yola çıkarak her alanda geçerli bir sonuca ulaşabilir miyiz acaba? Kendi içinde veya toplum olarak yaşadığımız süreçlerde eğer birlikte iş yapmaktan doğan uyumdaki güzellikten uzak kalmışsak, bir tıkanma yaşıyoruz diyebilir miyiz? Bu tıkanmayı aşarak yaşamak istediğimiz o güzelliğe “kapılıp” gitmek değil mi dileğimi… Belki de içimizden bunun farkında bile değiliz. Ama bir boşluk bir eksiklik duygusu sarıyor bizi… Olur olmaz yerlere güzelliktir diye “kapılanan”larımız oluyor. Ün adına ödül adına yozluklara kapılanıp iyice çürüyorlar. İşte çeviri atölyeleri gibi ortamlarda yakalanan o komünal güzelliğe “kapılanlar” ile yabancılaşmanın girdabında olur olmaz adreslere “kapılananlar” arasında gelgitlerle sürüyor yaşam… Üçüncü güzellikle arınarak yabancılaşma kuyusunun karanlığından yukarı tırmanacağız. Kendimizle ve dünyayla asıl o zaman tanışacağız. ÇN dergisi etkinliğinde Ahmet Cemal bir saptama yaptı. Eskiden öz Türkçeciler ilerici eski Türkçeciler de gerici gibi bir olgu vardı. Bu yanlıştı anlamına bir saptamaydı. Bilimsel olmanın ilerici gericiliği aşan bir durum olduğuna değindi. Burada ben ilerici olmanın bilimsel olmadığı ya da dilin özleşmesinden yanalığın bilimsel olmadığı çıkarsamasını doğru bulmadım. Çünkü dil yaşayan bir şey, nesnelliği ise öz Türkçe sözlerin benimsenmişliğindedir. Dilbilimcilerin özleşme çabaları, gerici ilerici takımlaşması ile ilgisi olan bir şey değildir. Dilde de diğer tüm sosyolojik yapılarda olduğu gibi 12 eylülzedelik söz konusudur. Ve 12 eyül bitmedi… Etkinlik yabancı şairlerden şiirlerin okunması ile sona erdi. Katılamayan dostlarla paylaşmak istedim. Sevgiler Evin *Büyük Sanatçılar ve Üstün Yapıtları Grigory Petrov Güzellik kendini üç alanda gösterir. Maddenin ve insanın dış görünümünde, içsel ve tinsel güzellik, “elemanların üçüncüsü; güzel kavramının ve güzelliğin en üstün, en yüksek ve en mükemmel derecesidir ki bu; toplumların, ulusların ve bütün insanlığın düzenli çalışma ve bir arada yaşama alanlarında eriştikleri uyum ve harmoni’den doğan güzelliktir. Güzelin ve güzelliğin bu üçüncü elemanı; bu güne kadar aşılamadığı ve bu güzelliğin sırları ile dayandığı nitelikler tamamıyla belirtilemediği gibi; birçok kimseler tarafından ele alınması ve çözümlenmesi gereken bir problem olarak dahi düşünülmüş değildir.” BUGÜN 6 MAYIS VE ÖLÜMÜNE TEKME ATABİLENLERİN YENİDEN DOĞDUĞU GÜN...
İnsan doğar, büyür, genç olur ve başlar işleri düzeltmek için kıpırdanmaya. O andan itibaren solcudur. Daha doğrusu ilk adımını atmıştır. Bazıları bu gençliği, hızlı koşarak ve solcu olarak geride bırakır ama koşuyu tamamlayamaz. Kimi zaman tamamlamasına izin verilmediği için tamamlayamaz, kimi zaman tamamlamasına izin verilmemenin ne olduğunu gördüğü için tamamlamaktan vazgeçer. Tarihte tamamlayamayanlardan da, tamamlayanlardan da kahramanlar çıkar ama tamamlamaktan vazgeçenlerden kahraman çıktığı görülmemiştir. Şimdi, tereddüt edenlerden, tamamlamaktan vazgeçenlerden kahraman üretmeye çalışılmaktadır. Dün, işi tamamlamak isteyenlerin dolayısıyla kahramanlıkların önünü kesmek için, gencecik solcuları darağaçlarına götürenler, bugün, darağaçlarını gencecik insanların beyinlerine getiriyorlar. Dün darağaçlarına götürülen ama darağacını kendi tekmeleyip pişman olmadığını haykıranların kahramanlığını korkuyla bastıranlar, bugün, dün korkuyla bastırdıkları kahramanlığı, pişmanlığı bir yaşam biçimi yapanlarda yaşatmak ve asıl kahramanlığın dün asanlarla barışık yaşamak olduğunu akıllara sokmak için, ne kadar işi tamamlamaktan vazgeçmeyi kahramanlık olarak seçen varsa, onları kullanmakta, önünü açmaktadır. Hepsi ama hepsi Türkiye’de yükselen sol hareketin önünü kesmek, bu hareketin en tepesine bu vazgeçen "kahraman"ları bindirerek, tepeden sol hareketin kanatlarını yoldurmak içindir. En son kahramanlaştırdıkları ise, elbette ki Nabi Yağcıgiller olmuştur. Uçaktan indiği andan itibaren, darağaçlarını tekmeleme ve tekmelerken bile Marksizm-Leninizmi işaret etme kararlılığını gösterenler unutturulmuş, sol hareketin kanatları kökünden koparılmıştır. Şimdi ise, sol hareketin kanatlarını yolanlar, gerçek kahramanların kahramanlıklarına göz dikmişlerdir. Dökülen cilalarını onarmak için hep bir ağızdan, hey kahramanlar siz öldünüz, kazanan biziz, biz yaşıyoruz, bırakın biz sizin kahramanlığınızla yaşayalım diye haykırmakta, utanmadan mezarlarda ağıtlar yakarak, korkularını bu ağıtlardaki ıslıklarına asmaktadırlar. Onlar için en kahraman, ölü kahramandır. Ama en geçerli kahraman ölmeyip havuç biriktiren kahramandır. Dün bir grev öyküsü ile, genel grevde kimlerin sermayeye yarandığını anlatan Aziz Nesin’e, "Aziz Nesin sen nesin" diye bağıranlar, bağırtanlar, aynı aziz nesin ölünce" sen bizim kahramanımızsın" diye feryat etmişlerdir. En kahraman ölü kahraman olmuştur o zaman Aziz Nesin. Ertuğrul Kürkçü de, kahramanlığı samanlığa saklayıp, samanlıkta yakalananlardandır. Şimdi hem ölenlerin en kahramanlıklarına ağlamakta, hem de en geçerli kahraman olmaktan gurur duyduğunu haykırmaktadır. En mantıklı ifadesi şudur,"Soros bize para veriyor ama, ne yazacağımıza da karışmıyor" Bu girizgahın Denizlerin ölüm yıldönümüne işaret ettiğini anlamışsınızdır. Öyleyse Denizlerin ölümlerindeki vazgeçmemişliğe, direnmeye, ölüme atılmış tekme ile ne demek istediklerine bakabiliriz. Daha önce bir mektubumda da dediğim gibi, Deniz, Yusuf ve Hüseyin büyümüş genç olmuş ve Türkiye’nin bozuk hallerini, inandıkları doğrultuda düzeltmek için mücadele ederken ve bu mücadeleyi dava arkadaşlarının tamamlayacağına olan inançlarıyla ölüme gitmişler ve ölümlerinin bağlı olduğu darağacını hiç tereddütsüz tekmeleyerek, pişman olmadıklarını ve Marksizm-Leninizme inandıkları için, emperyalizme, faşizme karşı kinle mücadele ettikleri için darağacına getirildiklerini işaret etmişlerdir. Ve pişman olanlar, kendi darağacını tekmeleme cesaretini gösteremeyenler belki yaşar ama onların yerine Marksizm-Leninizmi öldürmüş olurlar demişlerdir o tekmeleri atarak ve yaşasın Marksizm-Leninizm diye haykırarak. Dahası, geride bıraktıkları arkadaşlarına, siz de ölüme tekme atın, Marksizm- Leninizmi yaşatın, bıraktığımız işi tamamlayın demişlerdir. Şimdi bütün darağacı korkakları, inançsız Soros fedaileri, en geçerli kahramanlar utanmazca, sanki işi tamamlamış gibi, Denizlerin kahramanlıklarına, en önemlisi direngenliklerine, vazgeçmemişliklerine ortak olmak için sıraya dizilmişler. Bugün kahramanlığın Kürt-Türk düşmanlığında değil, Kürt-Türk kardeşliğinde olduğu gerçeğinden uzakta olanlar, Soros şemsiyesi altında rengarenk demokrasileri beğendirmeye çalışırken, Denizlerin mezarında ağlıyorlarsa, siz bizim kahramanımızsınız diye haykırıyorsa, renklerinde eksiklik olduğunun farkına varmalarındandır. Bugün kahramanlık Türk-Kürt siyasal hattındadır ve bu renklendirerek sulandırılmış, Soroslara sunulan tez haline getirilmiş demokrasi mücadelesi projesinde vücut bulamayacak kadar nesneldir. Bu nesnellik, bir doku uyuşmazlığı kategorisindedir. Şimdi geçerli kahramanlar, böyle sopa yüklü siyasal hatlardan uzak, havuç getiren siyasal hatlara ise burun buruna yakındır. Ama tavşan terlidir ve her uzatılan havucu yememektedir. O nedenle, Denizlere ihtiyaç vardır. Onların kahramanlığından rol çalarak, geçerli kahramalıklarla kaynaştırmak gerekmektedir. Denizleri ve onların yürekliliklerini kendilerine kalkan yapıp, onlara yönelen yürekleri havuçların peşine takmak isteyenlerin, bu kahramanlıkta rolleri dün de yoktu, bu günde olamaz. Kürt hareketinin pasifize edilmesi, islamizasyonun yükselmesi ve bunlar olurken solun sessiz sedasız bırakılması, kanatlarının yolunması, dahası bu hat ile kaynaştırılması ne kadar havuça malolmuştur bilemem ama bunun müsebbiblerinin, hep bu darağacı korkağı, zindan ürkeği havuç meraklısı yaratıkların marifeti olduğunu bilirim. Denizleri anmak, mezarlarında ağlamak, nutuklar atmak onların hem vitrin yapmak, hem de darağacı korkularını ağıtlarında ıslık çalarak bastırmak içindir. Denizleri gerçekten yaşayan, yüreklerinde yaşatanlar, bugün maddi dünyanın korku yüklü canlı hayaletleridir. Denizlerin mezarlarına ıslık çalanlar, her gün ölen, korkak birer ölüdür. Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in idam kararları tam bir sınıf kiniyle, gericiliğin korkularının yansıması olarak apar topar alınmış, bütün engelleme çabalarına, hatta anayasa mahkemesinin usulden bozmasına rağmen, nerdeyse ülke, ortasından bu gencecik insanlar için çatlamasına rağmen, gericiler, faşistler ve onların parlamentodaki tetikçileri ne yapıp edip alelacele onları darağacına çıkartmıştır. Asılarak ölenler Denizlerdir elbette ama o darağaçları, Türkiye’nin bütün ilericilerinin, devrimcilerinin boynuna ilmik geçirmek için kurulmuştur. Bu topraklarda yükselen ilerici, devrimci sol inadın, mücadelenin, kararlılığın önünü kesmek içindir. Türkiye devrimcileri bu inattan Denizlerin asılmasıyla yenik çıkmıştır. Sadece Denizlerin inadı ve onları kurtarmak için aynı tonda kararlılık gösteren arkadaşlarının inadı yetmemiştir. Bu inattan vazgeçmeyenler ölmüşlerdir ve şimdi vazgeçenler bu ölümsüzlükten rol çalabilmek ve bunu yaparken "inadı bırak" türkülerini duyurabilmek için, şimdi ölümsüzlüğün, kahramanlığın, yiğitliğin hakim olduğu sahnede yer kapmak peşindedir. Denizler bütün bu olanları daha o zaman, darağaçları kurulurken görmüş ve bu günleri engelleyebilmek için darağaçlarını tekmelemişlerdir. Arkamızdan ağlamak için işi gücü bırakmayın, inada devam edin demişlerdir. Ama ardında kalanların büyük çoğunluğu ağlayarak, inad ettiğini zannetmiş, sonunda darağaçlarından da, Marksizm- Leninizmden de, inattan da uzaklaşmışlar, en geçerli kahraman olmuşlardır. Deniz, Yusuf, Hüseyin üçü de gencecik üniversite öğrencileri, kendilerinin üniversitede karşılaştıkları sorunlardan yola çıkarak, bu sorunların asıl kaynağının emperyalizmde, kapitalizmde olduğunu görmüş ve bunu değiştirmek en azından düzeltmek için solcu olmuşlardır. Gördüklerini göstermek için işe koyulmuşlar ama işlerini tamamlayamadan, tekmeledikleri darağacında kısacık yaşamlarını bırakmışlardır. O kısacık anda, hem pişman olmadıklarını, hem yol göstericilerinin Marksizm-Leninizm olduğunu, hem de emperyalizmle ve faşizmle mücadele ettiklerini haykırmışlar, darağaçlarını tekmeleyerek de arkadaşlarına bu inatlarına sahip çıkmalarını vasiyet etmişlerdir. Şimdi ne kadar pişman, havuç arsızı varsa, kendi ıslığından bile korkup, Denizlere sığınan varsa, ne kadar Marksizm-Leninizm kaçkını varsa, Denizlerin ardından ağıt yakmak için sıraya girerken, onları asanlarla, insaniyet namına barış içinde, kardeşçe bir arada yaşamaya methiyeler dizdiklerini unutuyorlar. Şimdi ağıt yakma zamanı değildir. Ağıt yaktıranlarla kardeşlik zamanı değildir. Şimdi tekmeleme zamanıdır. Ve asıl tekmenin Marksizm-Leninizm olduğunu, asıl inadın bu olduğunu görme, gösterme zamanıdır. Denizlerin darağaçlarına attıkları tekmelerin anlamı budur. Yol göstericiliği budur. Bunu yapmayıp, denizlerin ardından ağıt yakarak, bir sonraki ağıta kadar, bu ağıtlara neden olanlarla, bu ağıtların kaynağı ile barışık yaşamaya devam etmek, denizlerin ölümüyle yaşatılan çözülmeleri, pişmanlıkları, havuçlara yönelmeleri, en geçer kahramanlıkları erdemleştirmek demektir. Etraf pişmanlarla, darağaçlarının kıskacında, zindanların karanlığında korkularını gizleyerek yayanlarla, yaydıkça şaşırtanlarla, şaşırttıkça havuçlara gark olanlarla dolu. Bunları Denizlerden uzak tutarak azaltmak, onları azaltarak Denizleri çoğaltmak gerekmektedir. Bize darağacını tekmeleyen Denizler lazım, darağacı korkusuyla suçu Marksa, Lenine atıp, İsak Alatonlarla kardeş olanlar değil. Kahramanları olmayan bir devrimci hareket olamaz. Şimdi yapılan bütün kahramanların, kahramanlıklara giden yolların önünü tıkamaktır. Bizim yapmamız gereken bu yolları açmaktır. Artık kahramanları asmak yetmiyor, onlara sahip çıkarak, kahramanlara yönelmenin önünü de tıkamak gerekiyor. Yaptıkları budur. Denizleri vazgeçenlere bırakmamak da bizim tarihsel sorumluluğumuzdur. Şimdi ayrışma zamanıdır. Aslına dönme de denilebilir. Tam bu noktada, Denizleri niye seviyorsunuz, havuçlara gark olmak için mi, sopalardan kaçmak için mi diye sormak gerekiyor. Sorup hatırlatmak gerekiyor, Denizler kaybedecekleri havuçları boş ver, ölümlerini tekmeleyip vazgeçmediklerinin imzasını atmışlar, sopadan korkmamak gerektiğini göstermişlerdir. Varın siz karar verin aslınız neresiyse oraya dönün demek gerek. Denizler çok az yaşadılar ama pek çok hızlı koştular. Şimdi hızlı koşmak zamanıdır. kaybedilen zaman, kaybedilen yiğit insan çoktur. Tarih tereddüt edenleri, savaşmayanları, havuç peşinde koşanları yargılayacaktır. Savaşanları ise, mutlaka ve her zaman taçlandıracaktır. Bence ODTÜ nün girişinde büyükçe bir alan kapatılmalıdır; müze yapılmalıdır; ne kadar hızlı koşan, tereddüt etmeyen, samanlık aramayan, kanatlarına kahramanlık asılan devrimciyi misafir ettiyse, hepsinin sıra sıra heykeli dikilmeli, korkudan her gün ölenlere, bu yiğit, ölümsüz devrimcilerin nasıl sonsuza kadar yaşayacakları gösterilmelidir. Olmaz mı? Olmaz diyorsanız, tereddüt ediyorsanız; Denizlerin mezarında neyi oldurmaya çalışıyorsunuz. Denizler tereddüt etmeden, tereddüt etmeden yaşayanların indinde yaşamak üzere, ölümüne tekme atarak ölümsüzlüğe gömüldüler. Anıları önünde, tereddüt etmeden saygıyla ve kinle eğiliyorum.
Not; Dün Marksın doğum günü idi, bugün Denizlerin ölüm yıldönümünü hatırlamak için yarış eden pek çok Marks etiketli grup dün Marksın doğduğunu hatırlamadı. Öyleyse soru, dün doğan Marks onların hatırladıkları ve etiketledikleri Marks değil mi?
Fikret Uzun 6 Mayıs 2009
AUGUSTO BOAL İÇİN 4 mayıs 2009 da aramızdan ayrılan EZİLENLERİN TİYATROSU KURUCUSU BREZİLYALI YÖNETMEN AUGUSTO BOAL ANISINA SAYGIMLA 27 MART DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ NEDENİYLE ÖNCEDEN YAYINLADIĞIM BİR YAZIM VE TÜRKÇE'YE ÇEVİRDİĞİM ONUNLA YAPILAN SÖYLEŞİ BU YIL DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ DE ONUN İMZASINI TAŞIYORDU. YÜREĞİMDEN BİR KARANFİL GİTSİN SONSUZ ANISINA... ![]() Bu Oyun Oynanmamalı
Dünya Tiyatrolar Günü 27 Mart… Tiyatronun sanat dalları içinde edebiyata komşu olması ve alımlayanıyla yüz yüze olan yanı beni hep etkilemiştir. Sahne ve koltuklar arasında kurulan sihirli bağı solumaya alışınca bırakamaz insan… Salonların dolu olmasına aldırmadan, ne yapıp edip bir yer bularak izlediğim oyunlar olmuştur. Bir tiyatro sezonunda ne çok izlenecek oyun var diye sevindiğim zamanlar da oldu. Bu oyunlardan biri de Bu Oyun Oynanmamalı idi. Günümüzde politik alanda oynanan oyunları gördükçe de aynı başlık aklıma gelir. Tiyatrolarda oturup o ‘sonuç’u izlerken, bunun bir de uzun emeklerin harcanarak hazırlandığı ‘süreç’ kısmını düşünürüm. Provalara gelene kadarki hazırlıklar, giysi, müzik ve nihayet prova… Televizyonlardaki diziler acaba tiyatroya rakip oluyor mu? Hayatımızın her alanında olduğu gibi gönlümüzü beslerken de ekonomik koşullarımızın kıskacında olmamız nedeniyle, sanatın alılmayıcısız kalmasına üzülüyorum. Piyasada yemek, içmek, giymek için ucuz olana yönelen halk, sanat ürünlerinde de aynı yola sapıyor. Ama yine de böyle davranmak zorunda bırakılan insanlarımızdan yakınmak da bir yol değil. Tüm ekinsel ürünlerde olduğu gibi, tiyatroda da kısıtlı olanaklar hem tiyatro çalışanlarını hem de izleyenleri etkilemekte. Çözümler ise, ya dış destek, ya kaliteyi düşürmek ya da çekicilik adına özü boş ürünler sergilemek oluyor. Gerçek bir çözümün ise belki de yeri köşe başlarında. Sokaklara çıkmaktan söz ediyorum, duvarları yıkmaktan ve sanatı insan kalabalıklarının içinde yapmaktan. Brezilyalı tiyatro yönetmeni Augusto Boal’ın yaptığı gibi… Boal Ezilenlerin Tiyatrosu adını verdi tiyatrosuna… “İnsanın bütün faaliyetleri politiktir ve tiyatro da bu faaliyetlerden biridir” diyen Boal, tiyatronun etkili bir silah olduğunu da belirtiyor. Tabii ki bu silahı kimin kullandığı önem kazanıyor burada. Boal: “Egemen sınıflar tiyatroyu sürekli olarak elde tutmaya ve bir hükmetme aracı olarak kullanmaya çabalamaktadırlar… Ancak tiyatro bir özgürleşme silahı da olabilir,” diyor. Bizim ülkemizde de özgürleşme adına yapılan tiyatro çalışmaları oldu. Egemenlerin sık sık saldırısına uğrayan, basılıp engellenen tiyatro salonlarında hiç bulunmamış olabilirsiniz. Ama yine de ortada güçlü bir silah gibi duran tiyatro yöntemiyle neyi nasıl söylediklerine bakıyor olmalısınız. Dünyanın daha fazla beklemeye gücü kalmadı. Zaten Boal 25 Ekim’de Tom Magill’in yaptığı söyleşide bakın artık devir ne devri diyor: “Tom: Augusto, çalışmalarının çoğunun sonucu bu güne kadar olanın; oyuncu ve seyirci farklılığı, hayal ve gerçek farklılığı, iç ve dış, genel ve özel, yurttaş ve yasa yapıcı farklılığı gibi güvenli görünen sınırların/engellerin yıkılması. Yakın gelecekte başka ne gibi engelleri yıkmayı istiyorsun ve neden? Boal: (Gülerek) Sanırım bütün engeller zaten yıkılıyor ve şimdi düşündüğüm, yıkmak yerine bazı sınırları güçlendirmeliyiz. Dünyada var olan en korkunç şeylerden biri olan ırkçılığa karşı yeni duvarlar kurmak. Irkçılığın bir biçimi; kabul etmemek demek olan, diğerinin varlığını kabul etmeyen hoşgörüsüzlüğe karşı bir duvar. İnsanlığın yarısı olan kadınları köleleştiren cinsiyetçiliğe karşı bir duvar. Hepimizi robot yapmak üzere kendimizin klonları haline getiren küreselleşmeye karşı bir duvar; yani engeller koyma zamanıdır, hoşgörüsüzlüğe, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve küreselleşmeye karşı etkin savaşım için duvarlar yapma. Ve insanları yeniden bir araya getirme.” Kimimiz elinde fırça boya ile, kimimiz kalem kağıtla, kimimiz sahnede olabiliriz. Bazen kişisel kaygılarımızı, korkularımızı bazen toplumsal sorunları sanatla edebiyatla anlatırken unutmayalım ki en önemlisi sevgiden kaynaklanan üretkenliği, bunun verdiği gücü de yürek dolusu haykırmak gerektiğidir… Ezilenlerin tiyatrosunun duvarları, yarının özgürlüğüne engel olan her şeye karşı yıkılmaz olsun.
|
|
|